RSS

Kategori arşivi: Kırk Hikaye

Kırk Hikaye 5/ düet

Düet dinlemeyi sever misiniz?

Ben severim.

Bir şarkıyı baştan sona bir kişinin söylemesindense,

İki farklı sesin sırayla, bazen birbirinden rol çalarak, bazen sırasını

bekleyerek söylemesini tercih ederim.

Bir kadın, bir erkek sesi ise daha çok severim.

Sanırım, farklı ne varsa bir yerde görmeyi severim.

Biliyor musunuz, bize o farklı lezzeti verecek kadar farklı olabilmesi için seslerin,

kendi çanağında pişmesi, kendi özüyle hemhal olması gerekiyor öncelikle.

Yoksa, bir başkasında gördüğümüzde ancak tanıyabildiğimiz, bende olmayan ben’i,

nasıl fark edebileceğiz hep birbirine benzer şeyler arasında?

Reklamlar
 
2 Yorum

Yazan: 22 Ocak 2014 in Kırk Hikaye

 

Kırk Hikaye/4 yaşlanmaya övgü

çaydanlık2Geceleri telefonumu kapatmam. Çok acil işlerim olduğundan değil, kapatmayı unuturum, kapatsam açmayı unuturum.

İlkokulda boynumuza silgi astığımız günlerdeki gibi, benim bunu boynuma asmam lazım, çünkü bir de orada burada unuturum.

Gece telefona gelen e-posta bildirimleri…

Telefona uzanıyorum.
Sabah 4’de yazılmış bir mesaj. Rutinin dışında bir uyanıklık.
Avustralya’dan da bir mesaj var. Yazarı, o saatlerde doğal olarak uyanık.
Cep telefonum New York ve Sydney saatlerini de gösteriyor,
öyle ayarladım. Böylece Amerikalılar şimdi ne yapıyor, down under n’apıyor
takipteyim, ona göre.

Gece gelen “bildirim”ler, gülümseyip yastığıma daha sıkı sarılıp huzurla
uykuya devam etmemi sağlıyor.

çaydanlık

Bu tıpkı, kısık ateş üzerinde, ocakta daima
hafif hafif kaynayan bir çaydanlığın verdiği güven gibi.

Güven ve sevgi.
Herhalde bütün insanlık hikayesi, bunların peşinde geçiyor.

Peki insan ne zaman ihtiyaçlarını gocunmadan dile getirebilir?
Ne zaman gardını düşürür? Ne zaman kat kat giysilerini çıkarır da içini
korkmadan gösterir?

Yaşlandığı zaman.

Neden? Çünkü artık kaybedecek ya da kazanmayı umduğu farklı bir şeyi kalmamıştır. Etrafındaki tüm giysilerin içinde billur kalpler olduğunu, onların da kırılabildiğini anlamıştır.

Ne mutlu sessiz, sakin, severek yaşlanabilenlere.

En güzel filmleri yaşlılar yapar, en güzel resimleri yaşlılar boyar.
Çünkü duygularından utanmamayı insan en iyi yaşlanınca anlar.

Güzel yaşlanmaya…

( Nil Karaibrahimgil – Ben Buraya Çıplak Geldim )

 
2 Yorum

Yazan: 21 Kasım 2013 in Kırk Hikaye

 

Kırk Hikaye/3 an

Görsel, www.resimde.com sitesinden alınmıştır.

Böyle belirsiz bir şey. Nedensiz yere.

Küçük ve içten gelen bir sevinç. Bir fotoğraf, bir söz, bir nefes sonrası
tetiklenen aniden.

Ne zaman geleceği belli olmayan bir misafir.

Verdiği bütünlük hissini anlatabilmek mümkün değil.

Ayakların yere daha sağlam basıyor ama sen yüzüyormuşsun gibi, garip.

Hem sağlam, hem özgür.

Varlığın arkasındaki büyük gülümsemenin, dudak kenarındaki izlerinden biri
olmak gibi.

Sadece bir an.

Ama öyle konsantre bir an ki,

dizi dizi saatlerle dolu gelecek günleri göğüsleyecek gücü veriyor.

En güzeli, bir daha ne zaman geleceğini bilememek, beklememek,

var olanı var olduğu gibi, geldiği gibi kabul etmek, şekillendirmemek.

 
Yorum yapın

Yazan: 19 Kasım 2013 in Kırk Hikaye

 

Kırk Hikaye/2 akıllı bıdık

Close-Up of Niagara Falls

Bıdık, sen çok akıllısın :

Şunu yaptım, bunu ettim. Düşündüm,öngördüm, planladım, yürüdüm, bildim.

Breh breh.

Zaten, zaman da lineer. Değil mi? Her şey sırayla oluyor. Değil mi?

İnan, iste, olsun. Düşün, öngör, planla, yürü, karşına çıksın : Akıllı
bıdık, aklını kendine saklasın.

Uzaya çıksın, olan bitene bir de yukarıdan baksın.

Büyük puzzle kürenin puzzle parçalarının,

başka başka zamanlarda, başka başka hikayelerde doldurulduğunu anlasın.

Tam zamanında ne kadar çok şeyin denk geldiğini kavrasın.

Kibrini çıkarsın, efendiliğini kuşansın.

Kendi planlarıyla puzzledaki yerini alsın,

Uzaydan gelsin, işine gücüne baksın.

 
Yorum yapın

Yazan: 16 Kasım 2013 in Kırk Hikaye

 

Kırk Hikaye/1 seranad, ebeveyn endişesi, ebeveyni kandırış ve ev

* Geçen yıl yazıldı 🙂 Bir haftasonu, Adana’dan Ankara’ya, ev konusunu ve taşınma isteğimi babamla konuşmak için gelmiş, ancak endişelendiği için kendisinden destek alamamıştım. Bu seyahatten haberi olan bir tanıdığım, kendilerine ait kullanılmayan bir eve bakmamı önermişti. Neye niyet, neye kısmet 🙂

1)

Evden çıkmaya hazırlanıyorum.

Araba bekliyor. Sırt çantamı yüklenirken,

“Elif, bana bir kitap versene, yolda okumak için”, diyorum.
“Roman olsun. Rahat okunsun.”

Düğümlere Üfleyen Kadınlar’ı ona bıraktım. Yanıma da başka kitap almamışım.
Çıkarayak elime Zülfü Livaneli/Serenad’ı tutuşturuyor.
El çantama yerleştirdiğim gibi koşa koşa aşağı iniyorum.

2) Gölbaşı Işıklar’dayız. Yeni Adana firmasının otobüsünü bekliyoruz.
“Baba, hiç merak etme sen, ben macera peşinde değilim, Ankara’ya gelmem
ancak iş konusu netleşince olur” diyerek yüreğine su serpiyorum.
Aslında Eylül’e dek olağanüstü bir durum olmazsa, iş konusu net;
ama home office’i anlayamadığı ve bunu bir tür işsizlik sandığı için onu üzmek istemiyorum.
Sonuçta, aynı işyeriyle, ama Ankara’dan çalışacağım, Adana’da bir odanın içinde ne yapıyorsam, aynısını Ankara’da yapacağım, ama biraz daha iyi şartlarda. Ebeveynler genelde endişelidir. Endişeyi gidermek biz çocuklara düşer 🙂

Biliyor musunuz, benim endişelerimi de kızlarım gideriyor 🙂

3) Otobüse yerleştim. Çay servisi sonrası kitabımı açtım.
Ve bugüne dek görmediğim bir şeyle karşılaştım, beni gülümseten, içimi
ısıtan bir şey.

sol anahtarı

Bu kitabın bölüm numaraları, porte üzerinde sol anahtarı yanına yazılmış.
Giriş sayfalarını çevirip ilk bölümü açtığımda gördüğüm ilk figür,
şu dünyada en sevdiğim figürlerden biri olan porte üzerinde sol anahtarı.

Siz, içten içe korkarken,” acaba” derken; karşınıza en sevdiğiniz,
bakmaktan, duymaktan mutlu olduğunuz bir şey çıkarsa ne yaparsınız?
Bu tıpkı şöyle bir şey :

Hava soğuk. Bir evi görmeye gideceksiniz. Uzunca bir süredir kullanılmayan

bir ev. Anahtarı alıp içeri gireceksiniz.

Merkezi bir yerde. Eski bir bina olduğunu tahmin ediyorsunuz.
Anahtarı ilgili yerden teslim aldınız.
Apartmana girdiniz. Merak içindesiniz. Sizi boş bir ev karşılayacak.

Anahtarı çeviriyorsunuz. Kapıyı açıyorsunuz.
Sıcacık ve temizlik kokan bir ev sizi karşılıyor.

Işık açıyorsunuz. Sarı ışık, o kış günü sıcak olan eve yayılıyor.
Evde eşyalar var.

Sanki az önce birileri ordaymış gibi. Şaşkınlık içindesiniz.
Odalara tek tek giriyorsunuz.

Evin mahremiyetine dokunmuş gibi hissediyorsunuz kendinizi.
Saygılı. Ve şaşkın.

Mutfakta, “Ankara’da mutfağa fırfırlı perde yapalım” dediğiniz türden
perdeler var. Odalarda sevdiğiniz renkler, sevdiğiniz tarzlar.

Bu evde oturun ya da oturmayın, evin size ilk merhabası, bu şehrin size ilk
merhabası.

Nedensiz yere(mi) gözleriniz yaşla doluyor. Bu yaşlar akmıyor da eblek bir
gülüşe evriliyor.

İşte Serenad’ı okurken, her yeni bölümün başında o porte üzerinde, 1,2,3..
diye artan numaraları görürken yaşadığınız his,
evdeki odaları gezerken yaşadığınızla aynı.

Ve sadece bu his, bu hamd, size bir kez daha tüm gücüyle “Gel” diyor.

**

Ayının kırk hikayesi varmış. Kırkı da armut üzerineymiş.

——————-

Bu evin sahibini kaybettik, tarih 19.10.2014.

Ardından :

Sana evler hazırlasınlar, sofralar kursunlar.

Hiç incinme. Hiç korkma.

Işıklı, rahat olsun yerin, güzel koksun.
Soğuklarda sıcak, sıcaklarda serin olsun.
 
4 Yorum

Yazan: 15 Kasım 2013 in Kırk Hikaye